Sigmund Freud

Sigmund Freud, ilişkilerimizin ve hayatlarımızın neden bu kadar acı ve karışıklıkla dolu olduğunu anlamamıza yardım eden bir düşünürdür. Neden yaşamın zor olduğunu, ve nasıl çare bulacağımızı anlatır. Kendi hayatında, bir çok kaygı yaşadı.

Sigmund Scholomo Freud, orta sınıf bir Yahudi ailede 1856’da doğdu. Onun profesyonel hayatı hemen başarıya ulaşmadı. Tıp öğrencisiyken, yılan balıklarının, üreme organlarını bulmak için yüzlerce başarısız girişimde bulundu. Kokainin tıbbi ilaç olarak kullanılmasına ön ayak oldu, fakat bu tehlikeli ve bağımlılık yapan bir iddiaya dönüştü. Birkaç yıl sonra ismini duyuran disiplini kurdu. Yeni psikoloji hekimliği…Psikoanaliz olarak adlandırdı.

Sigmun Freud’un dönüm noktası, 1900’de yayımlanan, Düşlerin yorumu kitabı oldu. Ardından, pek çok kitap yazdı. Başarısına rağmen, genellikle mutsuzdu. Özellikle yorucu bazı çalışmaları sırasında, Kafamı meşgul eden baş hasta benim diye kayda geçerdi. 61-62 yaşlarındayken öleceğine ikna olmuştu ve dolayısıyla, bu sayılarla ilgili büyük bir fobisi vardı. Bu yaşlardan çok sonraları… 83 yaşındayken vefat etti. Belki de kendi düş kırıklıkları sayesinde, Sigmund Freud, insanın mutsuzluğuna dair, derin iç görüler edindi. Her birimizin, Haz ilkesi doğrultusunda hareket ettiğimizi öne sürdü.

Haz ilkesi

Haz ilkesi, kolay olan fiziksel ve duygusal ödüllere yönelmemizi, disiplin ve angarya gibi hoşumuza gitmeyen şeylerden uzak duruşumuzu anlatır. Freud, bebekken az ya da çok sadece haz ilkesine göre hareket ettiğimizi, iddia etti. Bu haz ilkesine kısıtlama uygulanmazsa, bizleri dikkatsizce tehlikeli şeylere yönlendirir. Aşırı yeme alışkanlığı hakkında bir şey yapmamak, veya, en adı çıkmış yönelim, kendi aile üyeleriyle yatmak. Freud’un gerçeklik ilkesi adını verdiği haline uyarlanmamız gerekir.

Gerçeklik ilkesi

Hepimiz, bu gerçeklik ilkesine boyun eğmek zorunda kalsak da, Freud, iyi ve kötü uyarlama çeşitleri olabildiğine inandı.

Nevrozlar

Nevrozlar, Freud’un dilinde, haz ilkesinin, hatalı müzakerelerinin baskınlığının sonucudur. Freud, zihnimizde, üç bölümün anlaşmazlığını tanımladı:

Id

Haz ilkesine göre çalışan id

Superego

Toplumun kurallarına göre beklenen doğru şeyleri yapmak isteyen süperego

Ego

Id ve süperego arasında, bir şekilde uzlaşma sağlaması gereken ego.

Oral Dönem

Yeme duygusuyla ilgilendiğimiz dönem. Ebevenlerimiz dikkatli değilse, bu dönemde kapabileceğimiz nevrozlar:

Gıdayı reddetmekten zevk alma, sakinleşmek için gıdaya başvurma, veya, gıda dışında başka bir şeye bağlı olmak fikrinden nefret etme… sonraki evre

Anal Dönem

Şimdilerde, daha çok tuvalet eğitimi dediğimiz dönem. Bu dönem sırasında, ebeveynlerimiz bize ne yapacağımızı, ne zaman yapacağımızı bildirir. Bu evrede, otoritenin sınırlarını sınamayı öğreniriz. Eğer işler yanlış giderse, mesela, otoritenin sevecen olmadığını hissedersek, karşı koyma davranışını erteleriz. Sonraları, yetişkinlikte, anal evrede takılı kalmış, başka bir deyişle, vermeyi veya teslim olmayı bilmeyen kişiler olabiliriz.

Fallik Dönem

6 yaşa kadar devam eder. Sigmund Freud, küçük çocukların seksüel duygularına dair iddialarıyla, çağdaşı kişilerde şok etkisi yarattı. Fallik evrede, çocukların cinsel dürtüsü doğrudan ebeveynlerine yöneliktir; yani, yakın çevresindeki en uygun ve mutlu edici kişiye. Freud’un ünlü tanımlamasıyla Oidipus kompleksi.

Bilinçsizce ebeveynlerden birine aşık olup, diğerinden nefret etme yatkınlığımız. Karmaşık olan, ebeveynlerimiz bizi ne kadar severse sevsin, bu sevgi cinselliğe uzanmaz, başka bir partnerle bunu yaşarlar. Genç benliklerin hissettiği bu tehlikeli kıskançlık ve öfke; aynı zamanda, utanç ve suçluluğu da öfkeyle birlikte hissetmesine neden olur.

Anne ve babamız, her ikisi de bize sevgi sunar, fakat rahatsız edici davranışlarla karıştırarak. Sadece sevdiğimiz için onlara sadık kalırız; aynı zamanda tuhaf, yıkıcı kalıplarına da bağlanırız… Örneğin annemiz soğuk biridir, yinede onun hasretini çekmeye meyilliyizdir. Sonuç olarak, sevgiyi belli bir mesafeyle ilişkilendirmeye eğilim gösreririz. Doğal olarak, sonuç, yetişkinlikte çok zor ilişkiler yaşamamızdır.

Genelikle, anne babamızdan öğrendiğimiz sevgi türünde, cinsellik ve sevgi birbirinin içine karışmaz; çünkü sevmeyi öğrendiğimiz kişiler, aynı zamanda cinsellik yaşayamayacağımız kişilerdir. Aşık olduğumuz kişiler, cinsellik yaşamamızın zor olduğu kişilerdir. Bu, birkaç senelik evliliklerde ve çocuklardan sonra krize dönüşebilir. Sigmund Freud, sıklıkla karşılaştığımız cinsel samimiyet sorunlarını, kirpilerin kış davranışlarıyla karşılaştırır: Isınmak için yakınlaşmaya ihtiyaçları vardır, ancak fazla yaklaşamazlar çünkü dikenleri batar. Kolay yöntem yoktur.

Sigmund Freud, ne kendimizi tamamen akılcı yapabileceğimizi, ne de toplumu değiştirebileceğimizi belirtir. Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında, Freud, toplumun bize pek çok şey sağladığını, ancak bun pek çok konuda şart koşarak sunduğunu yazar: Sadece bir-iki  genellikle bir kişiyle sevişmemizi empoze eder; Ensest tabusu, arzularımızı ertelememizi gerektirir. Toplum, otoriteyi dinlememizi ve para kazanmamızı bekler. Toplumların kendi işleyişi nevrotiktir ki, sürgit savaşlar ve dertleri vardır. Freud, pek çok nevrozumuz hakkında bir tedavi geliştirdi:

Psikoanaliz

Küçük uygun analizlerle, kişiler, onları rahatsız eden sıkıntılarının üstünü açabilir ve gerçeğin zorluğuyla daha iyi baş edebilecekleri ayarlamalar yapılır. Seanslarında, birkaç anahtar durumu analiz etti. İnsanların düşlerine dikkat etti, rüyalarıyla tatmin edilmesin, arzuladıkları istekleri anlattıklarını gördü…

Arzuların tamamlanması, Dilsürçmeleri, devinimler

Dilsürçmelerinin de tamamlanmamış arzulara işaret ettiğini gördü. Şimdilerde daha açıklayıcı olarak Freudyen dilsürçmeleri diyoruz. Sahi yazmamız gerekirken, sıkı yazıvermemiz gibi. Ayrıca şakalar , espiriler hakkında düşünmeyi de severdi. Ölüm ve evlilik hakkında yaptığımız sembolik espirilerin, bu konular hakkındaki kaygımızı hafifletmeye yardımcı olduğuna inandı.

Freud’un her şeyi uyurdurduğunu, hayatın onun çıkardığı anlamlar kadar zor olmadığını söylemek, yolu şaşırtmak olur. Bir sabah kendimizi, eşimize karşı açıklanamaz bir öfke beslerken; veya işe gitmek için bindiğimiz trende amansız bir kaygı hissederken buluveririz. Çalışmalarını reddebiliriz tabi… Fakat Freud’un dediği gibi, “Anahtarı küçümseyen, kapıyı asla açamayacaktır.” Hepimiz, Freud’un fikirlerini biraz fazla kullanırsak, Kendimizi çözmeye adım atmış oluruz.


Bir yorum yazın


İçindekiler